"1 Eylül Dünya Barış Günü Üzerine"
Bu Haber 264 kez okunduYine 1 Eylül, yine Dünya Barış Günü. Kimin kiminle ne kadar barışık olduğuna karar vermek zor. Bir kavgadır sürüp gidiyor. Belki de kavgaların en büyüğü, savaşların en acımasızı kendimizle oluyor. Büyüyor içimizde bazı şeyler, gizlemek istiyoruz, yapamıyoruz. Şiddetten her daim kaçarken, sözlüsü, yazılısı peşimizi bırakmıyor. Savaşın her boyutu devam ediyor, taciz etmeye beyinlerimizi, yüreklerimizi, bedenlerimizi. İnsanlar ölüyor, canlar kayboluyor ve sessiz kalmanın verdiği burukluk içimizde birgün dahi süremiyor. Bir sonraki, bir sonraki can yakıp, yitip gitmeler bir daha olmayacak beklentileri ile yüreğimize belki de su serpiyor. Canlar yanıyor, canlar kayboluyor, canlar silahlara, barutlara feda ediliyor. Savaşın sözlüsü hiç bitmiyor. Sürekli tehdit, sürekli vurdumduymaz kabadayılık almış başını gidiyor. Bir başka 1 Eylül’de savaş sesleri yurdumun dört yanından ses veriyor. Daha kendi savaşımızla baş edememişken bir savaştan diğerine sürüklenip gidiyor Anadolu. Nükleer savaşlar yüzünü en karasından göstermek istiyor. Kapıdaki düşman, Karadeniz’de barajlar ile kime, ne için, neye karşı savaş açtığını bilmiyor. Termik savaşlar, Anadolu’nun en barışçıl, en misafirperver coğrafyalarını arkasından hançerliyor. Ve akla Albert Einstein’in şu sözleri geliyor;“Eğer bir adam marşla uyum içinde yürüyebiliyorsa, o değersiz bir yaratıktır. Kendisine yalnızca bir omurilik yeterli olabileceği halde her nasılsa yanlışlıkla bir beyni olmuştur onun. Uygarlığın bu kara lekesi en kısa sürede yok edilmelidir. Emirle gelen kahramanlıktan, bilinçli ve bilinçsiz şiddetten, aptalca yurtseverlikten, tüm bunlardan nefret ediyorum. Ben savaşı ve o soğuk silahları öylesine tiksindirici ve aşağılayıcı buluyorum ki böyle iğrenç bir eyleme katılmaktansa kendimi yok ederim daha iyi... Benim anlayışıma göre sıradan bir cinayet, savaşta adam öldürmekten daha kötü değildir”. Yangınlar başlıyor, insanlarımız yine ölüyor. İnsanın içi sızlıyor. Kıyı kentlerimizde, kıyı kentlerimizin yayla kesimlerinde olunca yangınlar akla çok soru işaretleri getiriyor. Asıl yangın yüreklere düşüyor, geri gelmesi mümkün olmayacak bozulmalar kısa vuruşlarını hayat çizgisine dokundurup dokundurup zayıflatmaya devam ediyor. Tüm bu gelişmeler olurken insanoğlu vahşi tüketim anlayışına devam ediyor. Soğutucuların biri gidiyor, biri geliyor. Tüketim alışkanlıkları tüketimi özendirdikçe iştahını kabartıyor sermayenin, her köşeye mega-ultra-hiper marketler açılıyor. Ekolojik toplumdan bahsediyor kimileri, kimileri de ego-lojik yaklaşımlarını etrafından yaklaştırmaya çalışıyor. Orta sınıf sermayenin gözü aç yatırımcısı, her şeye rağmen, herkese rağmen baltasını kaldırıyor, bugünkü bürokrasi de baltayı bile bile keskinleştiriyor. Bilim yerinde duruyor, zaten inanan da olmayınca kendilerine sadece ve sadece düşüncelerini özgürce söylemleri için devletin para ödediği akademisyenler de artık susuyor. Bananecilik, adamsendecilik almış başını yürüyor. Atatürkçü olmak suç, cumhuriyeti savunmak suça teşvik etmek biliniyor. Ve değerlerimiz kayboluyor… ve çevremiz bozuluyor… ve biz azalıyoruz… 1 Eylül Dünya Barış Gününde hayatla barışık yaşayabilme ümidiyle… Mustafa ARTARTMMOB Peyzaj Mimarları Odası MYK Üyesi



del.icio.us
Digg
Technorati